28 Mart 2012 Çarşamba

Güney Afrika 3 - Cape Town

Boulders Bay

      Güney Afrika gezimize, Johannesburg'daki Pilanesberg National Park'ta safari ve Afrika'nın Las Vegas'ı Sun City'den sonra, Cape Town ile devam ediyoruz.

Cape Town'u her zaman merak etmişimdir, ancak son Dünya Kupası'ndan sonra bu merakım iyice artmıştı. 2010 Dünya Kupası, bizim Cape Town seyahatimizden sadece 6 ay önce yapıldığı için, bu şehri son dönemlerde televizyonlarda bol bol görmüştük. Yola çıkarken, Dünya Kupası'ndan aklımızda kalan vuvuzelaların sesi hala kulaklarımızdaydı. Daha doğrusu, o korkunç sesi kim unutabilirdi ki? :) :)

Johannesburg'dan Cape Town'a yerel bir havayolu ile uçtuk; "Kulula Air.Uçma konusunda hiç bir zaman çok rahat bir insan olamadım maalesef. Uçak birazcık sallandı mı, korkudan ödüm patlıyor. Ancak bu benim uçağa atlayıp, yeni yerler keşfetmeme hiç bir zaman engel olmadı. :) Hiç tanımadığım küçük, yerel bir havayolu ile uçacak olmaktan dolayı tedirgin olsam da (Kulula Air adında bir havayoluna kim güvenebilir ki zaten? :) ) Cape Town'a gitmenin heyecanı ile biniyoruz uçağa. Uçak yolculuğumuz tam bir maceraydı gerçekten. Burada anlatılmayı kesinlikle hak ediyor.

Uçaktaki ilk şaşkınlığımız, oturduğumuz koltuktaki tanıtım broşürlerini görünce başlıyor; "Bu uçaktaki yemeklerin lezzet kalitesi ile, uçağın düşmesi arasında bir bağlantı yoktur." Bu nasıl bir şey demeye kalmadan uçuş görevlisinin yaptığı komik anonsları duyuyoruz. "Bayanlar baylar, uçağımızda sigara içilen bölüm kanatların üzerindedir. Eğer kanatların üzerinde sigarayı yakmayı başarabiliyorsanız, içmeyi de başarırsınız" :) :)

Yolculuk boyunca, hem kabin görevlileri hem de pilot, buna benzer bir sürü komik anonslar yaptılar. Bundan dolayı uçuşumuz eğlenceli geçti gerçekten. Bu, Kulula Air'in pazarlama politikasıymış meğerse. Bazılarını bizim de duyduğumuz, bazılarını internette bulduğum o komik anonslardan örnekleri burada sizlerle paylaşmak istiyorum;

"Ani kabin basıncı kaybı durumunda, önce çığlık atmayı kesin. Sonra, tavandan düşen maskeyi yakalayın ve takın. Sizinle seyahat eden küçük çocuğunuz varsa, önce kendi maskenizi, sonra çocuğunuzun maskesini takın. Birden fazla küçük çocuk ile seyahat ediyorsanız, sizin için favori olanı seçin."

"Sevgilinizden ayrılmanın 50 yolu olabilir, ancak bu uçaktan ayrılmanın sadece dört yolu vardır."

"Uçaktan çıkarken tüm eşyalarınızı aldığınızdan emin olunuz. Geride bıraktığınız eşyalar uçuş görevlileri arasında eşit olarak paylaşılacaktır. Lütfen eş ve çocuklardan bırakmayınız."

"Kulula Havayolları sektördeki en iyi uçuş görevlileri ile çalıştığını duyurmaktan mutluluk duyar. Ne yazık ki, bunların hiçbiri şu anda bu uçuşta bulunmamaktadır."

"Bayanlar ve baylar, kaptanınız konuşuyor. Uçağımıza hoşgeldiniz. Hava açık ve güneşli. Bu nedenle güzel ve olaysız bir uçuş olmasını beklemekteyiz. Şimdi arkanıza yaslanın ve rahatlayın ... Aman Tanrım! "...sessizlik ve birkaç dakika sonra, kaptan geri gelir. "Bayanlar ve baylar, sizi korkuttuysan üzgünüm. Sizinle konuştuğum sırada, hostes yanlışlıkla sıcak bir fincan kahveyi kucağıma döktü"  Bu son anonsu Allah'tan ki biz yaşamadık. Ben bunu duysaydım, kaptanın şaka yaptığını anlayana kadar, çoktan panikten bayılmış olurdum herhalde :)


                                   Sokak Müzisyenleri                                                                     Cape Town / Masa Dağı

Sonunda, eğlenceli ve kazasız belasız bir yolculuk ile Cape Town'a varıp, otelimize yarleşiyoruz. Otele yerleşir yerleşmez, tur şirketimiz, bizi şehrin çok güvenli bir yer olmadığı konusunda uyarıyor. Her yıl onlarca turist soyuluyor, ya da daha da kötüsü kaçırılıp öldürülüyormuş. Turistler için güvenli olan ve şehirde gezip görülmesi gereken yerler ile ilgili bilgi verip, buralara giderken de, mutlaka otelin kapısından taksiye binip, taksi ile dönmemizi söylüyorlar. Anlayacağınız, burası herhangi bir Avrupa şehrinde olduğu gibi, sokaklarda yalnız başımıza yürüyerek dolaşıp keşfedebileceğimiz bir şehir değil kesinlikle.

Zaten şehri gezerken uyarmalarının sebebini anlıyorsunuz. Ülkenin zenginleri beyazlar, fakirleri siyahlar. Para tamamen renge göre ayrılmış durumda maalesef. Dünya'nın en büyük elmas rezervleri bu ülkede bildiğiniz gibi. Ancak siyah nüfus, bu zenginlikten payını alamıyor. Aslında ülkede durum çok üzücü. Yüzyıllarca İngilizlerin sömürgesi olan ülkede, 1990'lı yıllara kadar kölelik, resmi olarak yasaldı. 1990'lı yıllarda Nelson Mandela ile birlikte, kölelik resmen kaldırılsa da, ırkçılık tam olarak bitmiş değil maalesef. Güney Afrika'da 40 milyon siyah, 6 milyon kadar da beyaz yaşıyor. Siyahlar, Mandela'dan beri, iktidarda olmalarına rağmen, cahillikler ve hükümetteki yolsuzluklar yüzünden, iktidarda olmanın iyileştirici etkisini günlük hayatlarında pek görememişler. En kötü işlerde hala onlar çalışıyorlar. Bundan dolayı da siyahların beyazlara karşı saldırıları, soygunları hiç bitmiyor. Siyahlar bir türlü kendi ülkelerinin efendileri olamadıkları için, beyazlar da güvenliklerinden endişe ettikleri için, ırkçılık kanunlardan silinse de gerçek hayattan silinmiyor bir türlü. Karşılıklı olarak derinleşiyor maalesef.


                            Masa Dağı'na Çıkan Teleferik                                               Masa Dağı'nda Cape Town Manzarası

Bu üzücü konulardan sonra, gelelim şehrin güzelliklerine. Cape Town, her ne kadar güvenli bir şehir olmasa da, güzel bir şehir. Gezilip görülecek, yapılacak çok şey var. Şehrin hemen arkasında, nereye giderseniz gidin mutlaka göreceğiniz, heybetli Table Mountain (Masa Dağı) ilk görmeniz gereken yer kesinlikle. Bu dağ ismini, tepesinin bir bıcakla kesilmiş gibi, dümdüz olmasından dolayı almış durumda. Teleferik ile dağa çıkıp, muhteşem Cape Town manzarasını mutlaka izlemelisiniz. Dağın tepesinden tüm şehri görebiliyorsunuz. 2010 Dünya Kupası için yapılmış olan stadyum da buradan çok güzel gözüküyor. İnsan bu dev gibi stadyumu görünce, keşke Dünya Kupası sırasında gelseydik diyor. :( Havanın açık olduğunu gördüğünüz ilk gün mutlaka çıkın derim. Yüksek bir dağ olduğu için, tepesinde sık sık bulutlar olabiliyor ve o günlerde teleferik çalışmıyor. Eğer dağcılık ile ilgileniyorsanız kendiniz de çıkabilirsiniz. Biz dağın tepesine çıktığımız sırada, inmek için hazırlıklarını yapan bir grup dağcı ile karşılaşmıştık mesela.

Güney Afrika, şarapları ile de ünlü bildiğiniz gibi. Oralara kadar gitmişken ünlü Güney Afrika üzüm bağlarını da göreyim derseniz önerebileceğim çok güzel bir çiftlik var. "Warwick Wine Club." Burası aynı zamanda, yemyeşil arazisinde, hazırladıkları gurme piknik sepetleri ile lezzetli piknikler de yapabileceğiniz bir yer. Biz piknik sepetindeki lezzetli mezeleri çok beğenmiştik gerçekten. Bir çoğumuz, bu lezzetli şeyleri yedikten sonra göle karşı, ağaçların altındaki büyük minderlere oturup günün keyfini çıkartmıştık. Çiftlikte, en ünlü beş Afrika üzümünün tanıtıldığı, uçsuz bucaksız bağlarda gezebileceğiniz minik bir safari de yapabilirsiniz.


                                 Warwick Wine Club                                                                              Üzüm Bağları

                                                                                       Gurme Piknik Sepeti

Çiftliğin, kendi logosunda da kullandığı, çok güzel bir de hikayesi olan, bir ürünü var; "Wedding Cup."  "Yüzyıllar önce, kuyumcunun yanında çalışan bir çırak ile, kuyumcunun zengin ve soylu kızı birbirlerine aşık olup evlenmek isterler. Kızını zengin bir kuyumcu ile evlendirmek isteyen babası, bu durumu reddeder ve çırağını zindana kapatır. Günden güne üzüntüden eriyip solan kızının gözyaşlarına daha fazla dayanamayan baba, genç kuyumcuya; "eğer iki kişi, tek bir damla dökülmeden ve birbirlerine hiç dokunmadan aynı anda su içebilecekleri bir kadeh yapabilirsen seni özgür bırakır ve kızımla evlenmene razı olurum" der. Tabi ki, kuyumcu çırağının böyle bir görevi yerine getiremeyeceğine baba da dahil herkes emindir. Ancak genç kuyumcu, sevgisi ve usta elleriyle bir başyapıt ortaya çıkartır. Kendi gerçek aşkı gibi, güzel bir gülümsemeye sahip, başının üzerinde bir kova taşıyan bir heykel yapar. Heykeldeki kızın eteği, içi boş bir kadehtir ve başının üzerinde taşıdığı kova da kendi ekseni etrafında dönerek aynı anda iki kişinin tek bir kadehten su içmesine olanak sağlamaktadır. Bu durumda zengin kuyumcu mecburen, çırağının kızıyla evlenmesine razı olur. Bu özgün kadeh de, yüzyıllar önce olduğu gibi, bugün de romantik ve unutulmaz bir geleneği ortaya koyarak, aşıklar için sembol olmaya devam etmektedir." Bu romantik hikayeyi duyduktan sonra bu kadehlerden almak istedik, ancak satılan ürünlerin tamamı gümüşten yapıldığı için çok pahalıydı. Biz de sadece fotograflarını çekmekle yetindik :)


                                                                                           Wedding Cup

Afrika'nın en ucuna kadar inmişken, Ümit Burnu'nu görmeden dönmek olmaz değil mi? Ümit Burnu, 1488 yılında Portekizli bir kaşif tarafından keşfedilmiş ve buraya ilk olarak Fırtınalar Burnu adı verilmiş. Fırtınalar Burnu ismi daha sonra gemicilerin moralini bozabileceği düşünülerek Ümit Burnu olarak değiştirilmiş. Atlas Okyanusu'nda fırtınalı bir yolculuktan sonra, daha sakin Hint okyanusuna geçiş kapısı olduğu için de gemiciler tarafından Ümit Burnu denildiği de düşünülüyor. Gittiğinizde neden Fırtınalar Burnu denildiğini çok iyi anlıyorsunuz. Öyle bir rüzgar var ki, saçlarınıza hakim olabilmeniz mümkün değil doğrusu. Ümit Burnu'nda çektirdiğimiz tüm fotoğraflarda saçlarımız tepemizde. Şöyle cool bir fotoğrafımız hiç yok maalesef :)


                                                                                              Ümit Burnu

Güney Afrika'da daha önce görmediğiniz hayvanları doğal yaşamlarında görmeye doyacaksınız gerçekten. Safaride gördüğümüz onca vahşi hayvandan sonra, Cape Town'da da penguenleri ve fokları göreceğiz. Eğer siz de benim gibi hiç gerçek penguen görmemiş biriyseniz, Ümit Burnu'na giderken yolda Boulders Bay'e uğrayıp, Güney Afrika penguenlerini mutlaka görmenizi öneririm. Kutuplardaki imparator penguenleri kadar büyük ve heybetli olmasalar da, bu küçük ama sevimli yaratıkları gördüğümüzde bayıldık gerçekten. Yaşadıkları sahile, yanlarına inemiyorsunuz maalesef. Ancak çok yakından görebileceğiniz tahta platformlar üzerinden izleyebiliyorsunuz. Sun City'de bir yavru aslanı kucağımıza aldığımız gibi, burada da bir pengueni kucağıma almayı çok isterdim doğrusu ama kısmet değilmiş ne yapalım. :) Kucağımıza alamayınca biz de bol bol fotoğraflarını çektik.



Penguenlerden sonra, aynı gün içinde False Körfezi'nde "fok adasına" giden gemilere biniyoruz. Bu ada, üzerinde binlerce fokun yaşadığı çok minik bir ada aslında. Fokların bir çoğu üst üste kayalıklarda yatıyorlar. Ancak denizden çıkıp, kayalıklara tırmanmaya çalışırken, paytak paytak yürüyen foklar, çok şirinler gerçekten. Biz her ne kadar cesaret edemesek de, dünyanın en tehlikeli köpekbalıkları olan "Büyük Beyaz Köpekbalığı'nı" görmek için yapılan kafes dalışları da, bu fok adasının yakınlarında yapılıyormuş. Köpekbalıkları fokları yemek için etrafta dolandığından dolayı, onları görmenin en garanti yolu avlanma saatlerinde fok balıklarının etrafında olmak. Fokları yakalamak için bazen yüzeye çıktıkları da oluyormuş ancak biz göremedik.



Waterfront
Gelelim en sevdiğim konuya. Cape Town'da nerede yesek? Bu konuda önerebileceğim iki bölge var. Birincisi, bir çok restoran ve alışveriş yapılabilecek dükkanların da olduğu liman bölgesi "Waterfront." Akşamlarınızı büyük bir olasılıkla, burada geçireceksiniz diyebilirim. Burada çok çeşitli restoranların yanısıra Afrika ürünleri için muhteşem dükkanlar da bulabilirsiniz. Bir akşam mutlaka deniz mahsülleri yemek için "Baia Sea Food Restaurant"a gitmenizi öneririm. Waterfront'ta manzaralı bir platformu da olan şık bir restoran burası. Ancak çok popüler bir yer olduğu için, rezervasyon yaptırmadan giderseniz çok sıra bekleyebilirsiniz. Özellikle açık alanı için, mutlaka rezervasyon yaptırın.

İkinci önereceğim bölge "Camps Bay." Önünde muhteşem bir de plajı olan, daha çok Cape Town'ın zenginlerinin yaşadığı, lüks villaların olduğu bir sahil burası. Sahil boyunca çok güzel manzaralı restoranlar bulunuyor. En ünlülerinden biri "Cafe Caprice." Garsonun dediğine göre, Güney Afrikalı yıldız "Charlize Theron" da sık sık buraya geliyormuş. Burası akşam yemeğinden sonra bar kıvamına geçiyor. Mutlaka güneş batmadan önce gelip, muhteşem gün batımını da burada izlemenizi tavsiye ederim.


                           Camps Bay'de Cafe Caprice                                                             Camps Bay'de Gün Batımı

Son olarak; Güney Afrika o kadar güzel ki, uzun uçuş saatlerine takılmayın ve Türkiye'de kış mevsimi yaşanırken, yaz mevsimi yaşanan Cape Town'ın upuzun kumsallarında, okyanusta yüzmenin keyfini çıkarın derim.


Yapmadan dönmeyin
- Vuvuzela almadan,
- Kulula Air ile bir macera :) yaşamadan,
- Masa Dağı'na çıkıp, muhteşem manzarayı seyretmeden,
- Ümit Burnu'nu görmeden,
- Penguenleri ve fokları fotoğraflamadan,
- Camps Bay'de gün batımını izlemeden,
- Deniz ürünlerinden yemeden,
- Okyanusa ayağınızı sokmadan,
- Afrika temalı hediyelik eşyalar almadan dönmeyin.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

2 yorum:

  1. yazinizi cok begendim fotograflar da harika en kisa zamanda arkadaslarla sizin onerileriniz dogrultusunda bir guney afrika turu yapacagiz.Tesekkurler

    YanıtlaSil
  2. Beğendiğinize cok sevindim gercekten.
    Guney Afrika turunuzu planlarken, sormak istediğiniz birseyler olursa mail atabilirsiniz.
    Seve seve yardımcı olmaya çalışırım.

    YanıtlaSil